Salı, Kasım 07, 2006

Hangi süper kahramansınız?

http://www.thesuperheroquiz.com/

Hadi yazın siz ne çıktınız?

Benimki aşağıda :)

Çok eğlenceli :)


Your results:
You are Iron Man

























Iron Man
80%
Wonder Woman
75%
Spider-Man
65%
Supergirl
65%
Robin
65%
The Flash
50%
Green Lantern
45%
Catwoman
35%
Hulk
35%
Batman
25%
Superman
25%
Inventor. Businessman. Genius.


Click here to take the Superhero Personality Test

Salı, Ekim 24, 2006

Bugün bayram...
Ve ben çalışıyorum...

Çalışacağımı bildiğim için günler öncesinden bayram tatilimi hep tek gün olarak planlamıştım. O nedenle çok büyük bir hayal kırıklığı yaşamıyorum. Böyle işte, ağlayıp sızlamanın anlamı yok...

Polyanna gibi düşünmeye çalışıyorum. Oh ne güzel normal iş temposunda bitmeyecek işleri bitirdik diyorum, gülümsemeye çalışıyorum...

10.30'da geldim ben bugün işe. Bayramda çalışıyoruz dediysek de sabahın köründe gelmedik yani neyse ki...

Ben de hayallerimi gerçekleştirdim. Kalkıp duşumu aldım. Temizleyici, tonik, nemlendirici üçlüsünün üçünü de kullandım. Yatağımı topladım. Uzun uzun makyaj yaptım. Giysimi yavaş yavaş seçtim, giymekten vazgeçtiklerimi fırlatıp atmadım. Üstelik jean ve spor ayakkabı giydim. Sonra arabayı en yakın Starbucks önünde durdurdum vee ilk müşteri olarak bir günü kahvesi ve pofidik istedim. Paketimi aldım, yola koyuldum. Bomboş yollardan geçerek işe geldim.

Bir sakinlik bir rahatlık. Çalmayan telefonlar...

Ve evet dedim : keşke her gün bayram olsa :)

Çarşamba, Ekim 18, 2006

Yazamadım pek son günlerde... Birkaç draft oluşturmakla beraber post edesim gelmedi. Olmayınca olmuyor işte...

Galiba bu aralar kış mevsiminin gelip çatmasından kaynaklanıyordur yazmama isteğim, bilemiyorum... Hava puslu, soğuk, yağmurlu demek Cerise keyifsiz demek genellikle. Yaz insanıyım yaz...

Ritüellerim var benim. Giysi reformları diyebiliriz buna. Mesela ilk çorap giyişim, veya ilk çorapsız ayakkabı giyişim. İlk boğazlı kazak. İlk palto. İlk eldiven. İlk askılı bluz gibi. Hepsi önemli, ama hepsini yapmak bir o kadar güç, tedirgin edici şeyler benim için. Mesela bugün ilk boğazlıyı giydim sabah. Kısa bir tereddüt anı: çok mu abartı olur acaba? Dışarı çıkınca soğuğu hissetme ve karardan dolayı mutluluk duyma. Sanki çok önemli olaymış gibi bunlara kafayı takıyorum işte.

Şu sıralar da çizmelerimle flört ediyorum sayılır. Yağış biraz daha devam ederse sanırım ikna olup onları da giyeceğim. Gerçi pastırma sıcakları söylentisi devam ediyor ama bakalım.

İşler de felaket yoğun. Çok özel bir dönemden geçiyoruz şirket olarak. Yıl sonuna kadar da bitmeyecek bu yoğunluğumuz. İşten geç çıkınca yapmak istediğim şeyleri çok daha kısa bir zamana sığdırmak zorunda kalıyorum. Mesela 18.30'da evde olacakken, 21.30'da eve gelince dinleneceğime koşturuyorum sürekli. Yemek ye, duş yap, yarın giyeceklerini düşün, e azıcık TV seyret, bilgisayarı aç, blog oku, yatmadan birkaç sayfa kitap oku, kağıttan gazeteleri şöyle bir karıştır, evdekilerle iki kelam et gibi gibi... Bir de evin hanımı ben olsam neler olur düşünemiyorum ama düşünmek gerekiyor tabi. Hele hele bir de işten geç çık, üstüne biraz da sokakta gezeyim dersem daha da beter oluyor herşey.

Yatmaya bile karar verdikten ancak 45 dk. sonra yatabiliyorum. Makyajını sil, yüzüne krem, eline krem, koluna krem, gözünün altına krem, topuğuna krem, diş fırçala, dişini iple, lensini çıkar ve işteee yatağı hakediş!

Hayallerim var benim, işe gitmemek gibi...

Pazar, Ekim 08, 2006

Haftasonları koşturarak geçmek zorunda mı? Şikayetçiyim ben :(
Topu topu iki gün zaten, o iki gün de sabun köpüğü gibi uçup gidiveriyor. Sanki hızlandırılmış hayat yaşıyoruz haftasonları.

Dün bütün gün Kanyon ve Cevahir'de yeni Ipod hoparlörlerimize (böyle mi yazılıyor emin değilim) fiş converteri arayarak geçti. Bin tane dükkan gezdikten sonra yeni oyuncağımızın Amerika'dan geldiğini ve aslında bir de transformatöre ihtiyacımız olduğu birden daannnk etti! En son gördüğüm transformatör babamın matkabı ile birlikte kullandığı kocaman birşeydi. Şimdi bunların portatifi çıkmış mıdır, yoksa oh Amerika'dan ucuza getirttik dediğimiz şeyin astarı yüzünden pahalıya mı gelecek bilinmez. Sevgilicik yeni oyuncağını halen kullanamadığı için mutsuz oldu ama geç olsun güç olmasın misali şuna bir çözüm bulabilmeyi umuyorum ben. Daha önce bir volt macerası olan bilen varsa da söylese pek güzel olur ne diyeyim.

Bugün de ben Feneryolu'nda trafik var diye sahilyoluna ara sokaktan saptığımda sağ tarafta Coccolat diye bir yer gördüm. Yahu ben bu ismi daha önce nerede duymuştum derken aklıma geldi ki burası sevgili Huysuz'un o akıl almaz yiyecekleri yapmayı öğrendiği yer. Hep geçerim ben oradan oysaki. Vitrinde nefis pastaları görür dururdum, kafamı kaldırıp ismine bakmamıştım. Gitsem mi acaba ben de diye gaza geldim bir an. Düşüneyim.

Dönüşte trafik süperdi. 10 dakikada Anadolu'dan Avrupa'ya geçtim. Nasıl çabuk geldiğime ben de şaştım.

Bu aralar kitap kurdu oldum, Latife Hanım elimden düşüremediim bir kitap oldu. O bitmeden aldığım şeytanlı Pradalı kitap da göz kırpıyor bana oradan. Bunlar yetmiyormuş gibi akşam da sevgilicimle internetten ısmarladık birşeyler. Bu arada Amazon'da da wish listime eklemeler yaptım. Sanırım bir posta da oradan sipariş vereceğim. Sonuç itibariyle Ikea'ya gidip bir de kitaplık almam gerekecek sanırım :)

Haftasonumun son 1 saatini geçirmek üzere kendimi yatak+kitap+yeşilçay üçlüsünün ellerine teslim ediyorum.

Herkese iyi haftalar!!!

Pazar, Ekim 01, 2006

Döküldüüüü....

Birşeyler dökmek konusunda üzerime yoktur, iddia ediyorum!

Ne zaman dışarıda balzamik sirkeli bir salata yesem illaki üzerime sıçratırım. Genelde bu durum hep öğleden sonra önemli bir toplantım varken gerçekleşir. Lavaboda kağıt mendil ve el sabunu ile bluzumu silme girişimlerim bol miktarlardadır. Bu nedenle artık çok sevsem de koymuyorum şu mereti salatama kardeşim!

Ne zaman yeni ve özendiğim birşey giysem ufacık birşey de olsa üzerime dökülür. Düğünlerde birisi elime çarpar şarap elbiseme dökülür. Elinde kadehi olan biri gelir benim üzerime döker. Mezunlar gününde (en önemli gün, bir sürü insan görülecek) dakika bir gol bir, abuk bir vitamin içeceği denenirken şıp üzerime dökülür, haydii koş lavaboya! Daha ne anlatayım ki, hep böyle...

Dün akşam hazır nezleliyim, hazır annemler yok, hazır sevgili maça gitmiş, hazır tvde Organize İşler var derken bir çorba yaptım kendime. Ayıptır söylemesi bir kase kaynar domates çorbasını yatağın içinde tv keyfi eşliğinde lüpleteyim derken nasıl olduysa oldu (hep olur ya!) elimdeki tepsinin içinde kase kaydı ve çorbanın bir kısmı yatak örtüsüne, bir kısmı da tertemiz beyaz pijamama dökülüverdi! Çorbanın ziyan olduğuna mı, keyfimin kaçtığına mı, filmi kaçırdığıma mı yanayım, söylene söylene Kosla denen süper maddenin yardımı ile örtüyü pijamayı suya basmalar falan derken anladık mi keyif benim neyime!

Sakar da değilim, kolay kolay hiç birşeyi kırmam ama şu dökme damlatma konusunu nasıl çözeceğim bilmem ki yahu!

Cuma, Eylül 29, 2006

Dün akşam aldım bu kitabı ve okumaya başlamak için sabırsızlanıyorum!!!
Film gelmeden okumalıyım mutlaka...

Kitap kurduydum bir aralar. Okumadık kitap bırakmazdım. Şimdi akşamları o kadar yorgun hissediyorum ki kendimi 2 sayfa okuduktan sonra uykum geliyor. O yüzden başucu kitaplarım eskisi kadar çabuk bitirilip raftaki yerlerini almıyorlar. Uzunca bir süre dekorasyonun bir parçası olarak devam ediyorlar. Ama bazen de o kadar sürükleyici oluyor ki kitaplar, gözümden uyku akana kadar okuyorum. Örneğin şu anda okuduğum aşağıdaki kitap gibi. "Latife Hanım" kitabı ilkokuldan beri öğrendiğimiz bilgilere çok farklı açıda bakmamızı sağlayan ve gerçekten çok özenle araştırılarak yazılmış, son derece sürükleyici bir kitap.
Tavsiye ederim...
Dün sabahtan beri sahip olduğum sevgili nezle mikroplarım saolsunlar, biraz daha yatak ve civarlarında vakit geçirirsem bu kitabı da bitireceğim gibi görünüyor :)

Pazartesi, Eylül 25, 2006

Kır-ta-si-ye


Kelimesi bile güzel bir duygu uyandırıyor bende :)
Şu kalemlere ayırdığım parayı bir köşeye koysam kimbilir neler alırdım diye düşünüyorum bazen. Ama dayanamıyorum kardeşim! Bu da bir çeşit merak işte...

1 ay kalem almadan durduğum görülmemiştir benim. Bir zamanlar Dünya Gençlik Merkezi vardı. Hey gidi... Gözlerim parlardı cicileri bicileri gördükçe. Ama para pul yok ki. Anneni kandırırsan alırdı tabi. Şimdilerde çocuklar şanslı (bu cümleyi kurmak yaşlanma belirtisi mi acaba bilemedim...). Kırtasiyelerin kapısından girince yaldızlı, uçuşan tüylü, çiçekli, böcekli bambaşka bir dünyaya giriyor insan. Ben galiba gerçek dünyadan uzaklaşıyorum oralarda. Kalemlerin dünyası Alice Harikalar Ülkesi sanki. O rengarenk kalemler beni al diye bağırıyor. Ben de onları çok bağırtmıyorum doğrusu. Üç beş birkaç tane mutlaka alıyorum. Bütün gün iş nasıl çekilir yoksa? Tabi bir de profesyonel hayatta çalışıyoruz. Toplantıya tüylü kalemle, tavşanlı defterle gidilmez. Neden gidilmez? Belki oradaki koskoca yönetici dediğimiz kelli felli adam da ister o komik kalemlerden. Belki de söyleyemiyordur gariban? Ay ben iyice saçmalamaya başladım galiba. İşte bu yüzden ben üst düzey yönetici değilim :( O yaşa gelmeden de anlayamayacağım canı ister mi istemez mi öyle kalem o seviyedeki insanın diye...

PS: Resim biraz acele çekildi, bugünkü Nezih Kitapevi ziyareti sonrası koleksiyonuma kattığım şaheserleri görüyorsunuz :)